Malper/Anasayfa

M.Nureddin Yekta'nin sayfasina hoş geldiniz!..

 

Ümmetin mazlumları Kürdler ve Kurdistan

Hoybûn (Xoybun) örgütü:

Türkiye, İran ve Irak'da etkinlik gösteren Kürd hareketleri ile iletişim kurup destek vermeye çalışmıştır. Kürdistan'ı tamamıyle özgürleştirinceye mücadele etmeye kararlı olan Hoybûn Örgütü diğer komşu ülkelerle de görüşüp onlardan da destek almaya çalışmıştır. Oysa İran Hükümet'i Ağrı ayaklanmasının bastırılması için Türkiye ile işbirliğine girmiştir. Irak ve Suriye de kendi sömürgeleri altında bulunan Kürdlerin de aynı istemlerle ayaklanmalarının önünü almak için Hoybûn Örgütü'nün istemlerine cevap vermemişlerdir. Kuzey Kürdistan dağları, ayaklanmanın merkezi olacak ve savaş için depo ve talim yeri olacak, Kürd kuvvetlerinin genel komutanlığı altında faaliyet gösterecek bir askeri merkez oluşturma kararı almışlardı. 
1925'ten beri Ağrı bölgesinde kıyamlar sürekli devam ediyordu. Hoybûn, var olan gücü birleştirip örgütlü bir ayaklanma zemini oluşturmuştur. Ağrı ayaklanması 16 Mayıs 1926'da başladı. Xoybûn; İhsan Nuri Paşa'yı askeri güçlerin başkanı, Biroyê Heske Têli'yi (İbrahim Paşa) vali ve sivil yönetimin başkanı olarak görevlendirmiştir. Ayaklanma diğer bölgeleri de içine almış, Amed, Muş, Hınıs ve Bulanık’ta şeyhler halkı örgütleyip ayaklanmayı yönlendirmişlerdi. 

Türk ordusu ilk karşı saldırıyı 1927'de Zilan vadisinden başlatır ancak İran'dan gelen aşiretlerin de desteğiyle 8 bin kişilik Türk ordusu bozguna uğratılır. Savaş teçhizatları ele geçirilir. Bu yenilgiyle Türk askerleri Diyadin'e çekilirler. Türkiye, bu yenilginin, İran'dan gelen güçlerin desteğiyle olduğunu anlayınca, İran'dan, sınırı kapatmasını ve sınırdan geçecek Kürd güçlerinin silahsızlandırılmasını ister. 
Kürd güçleri burada ortaya koydukları başarının ardından Ağrı'da Kürdistan bayrağını çekerler ve böylece Ağrı'da "Kürd Cumhuriyeti" kurulur. 

1928'de Türk hükümeti Ağrı Kürdleri ile görüşme yolları aramaya başlar. Ayaklanmadan vazgeçtikleri takdirde sürgünleri durduracağını, idamların olmayacağını ve sürgündeki Kürdlerin geri dönüşleri saĝlanacaĝını,  mahkumların bırakılacağını belirtir. 

Türk hükümetinin ikna çalışmaları sonuç vermeyince, 1928'in Eylül ayında, iki mebus, Kara Kilise valisi, 29.Tümen komutanı, Diyadin ve Beyazıt kaymakamlarının da aralarında bulunduğu bir heyet ile doğrudan İhsan Nuri Paşa'yla görüşmek üzere Beyazıt'a giderler. 
İhsan Nuri'ye; teslim olması ve silahlarını teslim etmesi koşuluyla; tüm arkadaşlarıyla birlikte affedileceklerini, Türk hükümeti tarafından General rütbesi, yüksek maaş, istediği Avrupa ülkesinde askeri ateşe görevi teklif edilir. 
Ulusal hakların söz konusu dahi edilmediği bu görüşmede İhsan Nuri Paşa, bütün teklifleri reddedip görüşmeleri keser. 

1929 Mart ortalarında Türk askeri gücü, Iğdır ve Beyazıt'a Salih Paşa komutasında iki kolordu yerleştirir. Operasyonlar 11 Haziran 1930'da Ağrı Kürd Cumhuriyeti'nin sınır karakollarına saldırıyla başlar. Haziran'ın ikinci yarısında, Ağrı Dağı'na yayılmış Kürdlerle, Türk ordusu karşı karşıya gelir. 
Kürdler çok geçmeden bir operasyon başlatırlar. İhsan Nuri komutasındaki birlikler ve Celali Kürdlerinin şefi İbrahim Paşa ve Türk ordusunda eski bir binbaşı olan Mahmud Beyler, Türk birliklerini tecrit etmek amacıyla arkadan bir saldırı gerçekleştirirler, mahalli halkın desteğiyle Van Gölü'nü güneyden ve kuzeyden geçip Amed’e ulaşmayı amaçlarlar. Çok geçmeden kuzeyden Ağrı, Van'ın doğusunda Hoşab'a kadar uzanan 150 km'lik geniş bir cepheden söz edilmeye başlanır. 

Irak'ta Barzanlı Şeyh Ahmet, 21 Temmuz 1930'da 100 ila 200 arasında savaşçısını Kürdlere yardım etmek üzere Türkiye sınırı olan Oramar yakınlarına gönderir. 
Türk hükümeti bu durumu İngiliz hükümeti nezdinde protesto eder, birkaç gün sonra Şeyh Ahmet ikinci bir Kürd savaşçı gurubunu daha gönderir. 

Bu ekip hemen Türk kuvvetleriyle savaşa tutuşur. İran’ın gönderdiği takviyeler sayesinde kıyamın genişlemesi engellenir. Daha sonra Türkiye'nin girişimiyle Irak hükümeti tarafından Şeyh Ahmet'e bir operasyon düzenlenir. Türk hükümeti aynı dönemde Salih Paşa'ya da Ağrı'da mevzilenmiş Kürdlere saldırı emrini verir. Türk birliklerinin, Ağrı'nın doğu yamacındaki stratejik noktaları ele geçirmesiyle Salih Paşa tarafından 7 Eylül 1930'da Ağrı'nın kuzey yamacından saldırı emri verilir. Salih Paşa, 10 Eylül'de iki Ağrı arasındaki Eğer'i ele geçirir. Daha sonra güneye çekilmeye başlar. Kürd başkomutanı İhsan Nuri, İran'a iltica eder. 

Ağrı Ayaklanması'nın bastırılması üzerine Türk devleti tarafından Van'ın Erciş İlçesi'nin Zilan Deresi'nde büyük bir imha harekatı başlatılmıştır.  

Ağrı Dağı başkaldırısından sonra Zilan Vadisi'ne sığınan Kürdlere, dönemin Kolordu Kumandanı Salih Paşa tarafından yürütülen askeri harekatla tam bir soykırım uygulanır. Türk uçakları tarafından Zilan Bölgesi bombalanır, dağlar ve dereler ateş altına alınır. Bölgenin giriş ve çıkışları tutulur ve bölge on binlerce asker tarafından kuşatılır, katliam başlar. Yeni doğmuş bebekten, 90'lık ihtiyara kadar her yaş ve cinsiyetten insan; mitralyöze tutularak, süngülenerek, buğday başağı biçilircesine yok edilir. 
Toplam 44 köy ateşe verilir ve yaklaşık 15 bin kişi de Ceme Gürceme vadisinde, birbirlerine bağlanarak toplu bir şekilde vahşice katledilir. Bu toplu kıyıma katılan erlerden biri olayı şöyle anlatır: “Kadın, çocuk ve bebeler dahil herkesi, bölgedeki bütün köylerin halkını, binlerce insanı, Zilan deresine doldurdular. 

Etraflarını makineli tüfeklerle çevirdiler. Makineli tüfeklerin başında bizler, yani erler vardı. Ellerimiz tetikteydi ve namlular topluluğa dönüktü. Bizim arkamızda erbaşlar sıralanmıştı. Elleri tüfeklerin tetiğinde namluyu bize yöneltmişlerdi. Onların arkasında, üçüncü sırada subaylar tabancaların namlusuna mermiyi sürmüş bekliyorlardı.

Biz ateş etmesek erbaşlar bizi vuracaklardı. Onlar bizi vurmazsa subaylar onları ve bizi vuracaklardı.
Tetiğe bastık. Binlerce mermi deredeki insan topluluğunun üzerine ateş kustu. Kadınların, çocukların, yaşlı, genç erkeklerin korkunç çığlıkları dereyi sardı. Bir süre sonra çığlıklar iniltiye dönüştü. Ve sonra iniltiler de kesildi. Yaşlı ve genç erkeklerin yanında, binlerce kadının, çocuğun, kundaktaki bebeklerin cesetleri bir kan gölü içinde bırakıldı. Kurda, kuşa yem edildi. Bir süre sonra cesetler koktu, çürümeye terk edildi.” 

Cesetler arasında baygın yattıkları için öldürülmekten kurtulan yaralılar da bu trajediyi yıllarca anlattılar. Bunlardan biri olan Tayfun Susak, -Bulanık'ta halk tarafından "Tayfunê Zilani" olarak tanınır-  o günü şöyle anlatır: "Yüzbaşı Derviş Bey'e bağlı askerler, isyana kalkışacağız diye bir anda Zilan Deresi'ndeki 7 köye baskın yaparak, taramaya başladılar. Herkesi öldürmeye başladılar. Kısa bir sürede ortalık cesetlerle doldu. Bütün cesetleri üst üste yığdılar, ben de cesetlerin altında kaldım. Askerler gittikten sonra ortaya çıktım. Ancak ailemden sadece ben sağ kalmıştım. Babam, annem ve bütün akrabalarım öldürülmüştü. Çok az kişi sağ kurtuldu. Kurtulanlar da benim gibi akli dengelerini yitirdiler."

Olaylardan sonra tekrar askerlerce gözaltına alındığını belirten Susak, şöyle devam ediyor: "Bir süre sonra askerler tekrar bölgeye geldiler ve sağ kurtulanları Muş, Ağrı ve Doğubeyazıt'a götürdüler. Aralarında ben de vardım. Buralarda günlerce aç kaldık ve işkencelere tabi tutulduk. Daha sonra esir olarak birkaç yıl askerler için çobanlık yaptım. Çobanlıktan sonra beni Elazığ Deliler Hastanesi'ne gönderdiler. Uzun bir zaman burada kaldım. Burada hayvan muamelesi yapıyorlardı. Hastanede çok acı çektim. Burada ortalığın düzelmesi ile birlikte serbest bıraktılar. Ben de tekrar köyüme gelmek istedim. Ancak oraya gittiğim zaman evler dahi yoktu. Ben de Muş'a geldim. Ve Bulanık İlçesi'ne yerleştim. O günden bu yana buralarda dilencilik yaparak geçiniyorum." 

Katliam tarihinde 17 yaşında bir genç olan ve şu an Kündük Köyü'nde oturan 94 yaşındaki Kakil Erdem, o dönemin sağ kalan ender tanıklarından biri olarak gördüklerini şöyle anlatıyor:

“Askerler, hamile kadınları öldürüp, çocuklarını karınlarından çıkarıyorlardı. İnsanları gözlerimin önünde kesiyorlardı. Benim gözümün önünde 3 akrabamın kafa derisini yüzdüler. İki kardeşi ağaçlarla döverek öldürdüklerini gördüm.”

Erdem, katliam başladığı sırada dağlara kaçtığını ve saklandığı yerden olup biteni izlediğini belirterek: “7. Kolordu'ya bağlı binlerce asker köylere geldi. Zilan'da bulunan 72 köyün etrafını sardılar. Bu köylerde bulunan çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç demeden herkesi öldürdüler. Askeri birliğin başında da İbrahim ve Derviş beyler vardı. Onlar insanları öldürdüğünde biz kaçıp saklanmak zorunda kaldık. Bazıları da buğdayların ve eşyaların altında saklandılar. Daha sonra dağlara kaçtık. Günlerce dağlarda aç kaldık. Askerler gittikten sonra köye geri döndük. 35 akrabamı öldürmüşlerdi. Benim en büyük ağabeyim de sağ, o da bu olayları gördü.” diyor.

Erdem, “bence emri İsmet İnönü verdi. Derviş Bey Alparslan Türkeş'in babasıdır. Katliamın baş sorumluları onlardır. Olayları düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. O katliamı hiç unutamadım. Esir alınanları da öldürdüler. Bu katliamda ölenlerin çoğu Kurtuluş Savaşı'nda savaşmış insanlardı. Bu ülke için de savaştılar. Ben de bu ülke için askerliğimi Sarıkamış'ta yaptım. Düşmana karşı birlikte savaştığımız insanlar daha sonra gelip bizi öldürdüler.”

Uygulanan bu katliamdan sonra sistemin yarı resmi gazetesi durumunda olan Cumhuriyet Gazetesi, 16 Temmuz 1930 tarihindeki sayısında Zilan vadisindeki toplu katliamı şöyle veriyordu: 
"Ağrı eteklerinde eşkıyaya katılan köyler yakılarak, ahalisi Erciş'e sevk ve orda iskan olunmuştur. Zilan harekatında imha edilen eşkıya miktarı, 15 binden fazladır. Yalnız, bir müfreze önünde düşüp ölenler 1000 kişi tahmin ediliyor. Zilan deresine sıvışan 5 şaki teslim olmuştur. Buradaki harp, pek müthiş bir tarzda cereyan etmiştir. Zilan deresi, lebalep cesetlerle dolmuştur."

Harp Tarihi Arşivi’nde mevcut belgelerden alınmış olan bazı bilgilerin yer aldığı Türkiye’de Kürd İsyanları (Faik Bulut)  kitabında, Genelkurmay Başkanlığı’nın 1 Temmuz 1930 tarihli emrine de yer verilmiş.  Genelkurmay Başkanlığı, “Ayaklanma sahasındaki köylerden, ayaklananlara katılmış olanların tamamı yakılacaktır.”  emrini veriyor.  

Genelkurmay Başkanlığı’nın 3 Ağustos 1930’da yayınladığı emirde ise, “…Halka ayaklananların mutlaka cezalandırılacağı kanısını vermek için Oramar olayına katılan köylerin ve yayladaki aşiretlerin tespiti ile bunların hava kuvvetleri ile bombardıman ettirilmesi gerekir” deniliyor.

Bu belgelerde; “2 Temmuz 1930’da, kolordu bölgesinde şu hareket ve faaliyetler olmakta idi:

Kaymaz, Haçan, Kölesor, Çilli ve Osmanlı köyleri havadan bombalanmış; Patnos bölgesinde ayaklanmalara katılan köyler bomba ve makineli tüfek ateşi altına alınmış.”  olduğu yazılıdır. 

Dönemin iktidarlarına göre ise; “İsyan mıntıkasında işlenen fiiller suç sayılmaz”dı. Bölge, “serbest atış alanı”ydı.  20 Temmuz 1931 tarih ve 1850 Sayılı Kanunla bu teyid edilmişti: 

Madde 1: Erciş, Zilan, Ağrı dağ havalisinde vuku bulan isyanda, bunu müteakip Birinci Umumi Müfettişlik mıntıkası ve Erzincan Pülümür kazası dahilinde yapılan takip ve te’dip hareketleri münasebetiyle 20 Haziran 1930’dan 1 Kanun-ı Evvel 1930 tarihine kadar askeri kuvvetler ve devlet memurları ve bunlar ile birlikte hareket eden bekçi, korucu, milis ve ahali tarafından isyanın ve bu isyanla alakadar vak’aların tenkili emrinde gerek müstakilen ve gerekse müştereken işlenmiş ef’al ve hareket suç sayılmaz.

Madde 2:
 Bu kanun neşri tarihinden itibaren muteberdir.

Madde 3:
 Bu kanunu icrasına Adliye ve Dahiliye vekilleri memurdur.

Katliamdan sonra Zilan Deresi, askeri yasak bölge  olarak ilan edildi. Bir süre sonra da Devlet Üretme Çiftliği kuruldu. Sonrasında bölgeye, Afganistan’dan göçmenler, yani Türkmenler  getirilip yerleştirildi.

Hala da bölgede sadece Türkmenlerin bulunduğu köyler vardır. 

Bu halk için mazlumiyetinin en acılı karelerinden biridir Zilan Deresi. Orada kundaktaki bebelerden tutun, en yaşlısına kadar buğday başağı biçilircesine binlerce insanlar yok edildi. 

Şuna inancımız sonsuzdur ki, bu halkı öldürmekle bitireceklerini zannedenler yanılmışlardır. Zilan katliamından sonra Halepçe, Qamişlo, Dersim, Lice ve farklı yerlerde ve farklı zamanlarda Kürd halkı üzerinde katliamı gerçekleştirenler de bu halkın özgürlük mücadelesini bitirememişlerdir. Bu halk, özgürlük mücadelesi verdiği için bunca katliamlara uğramış, bunca ağır bedeller ödemiştir. Şüphesiz Kürd halkının ödediği bu bedeller hiçbir şekilde boşa gitmeyecektir ve bu halk eninde sonunda özgürlüğünü elde edecektir.  

* * * * *

 
 

Malper/Anasayfa