Malper/Anasayfa

M.Nureddin Yekta'nin sayfasina hoş geldiniz!..

 

Güncel yazılar

İslamın hakim kılınması için nasıl bir yol izlenmeli, cihadın hangi çeşidi ile yola çıkılmalı?

İslam diyarının herhangi bir bölgesinde islami mücadele için yola çıkan bir cemaatin „siyasi bir kuruluş olmakla beraber cihadın her yönünü esas alarak, yer ve zamanı geldiğinde de her yönüyle cihad etmesi“ gerektiĝine inanıyorum.
İslami bir cemaatin kuruluşu elbetteki siyasi olmalıdır, siyasi mücadeleden yana tavır koymalı, kan dökülmesini istememeli, savaş istememeli, tahribat yapmamalı, her türlü terorizme karşı olmalıdır.

Ancak bu yola koyulduĝun zaman bu konu sadece seni baĝlamıyor, birde karşı taraf vardır, onu da gözardı etmemeli. Bir tarafta barış istiyen müslümanlar, diğer taraftan bütün kurum ve kuruluşlarıyla müslümanlar ve İslam’ı yoketmeye çalışan ve bunun için her yolu kendisine mubah kabul eden taĝuti sistemler! Müslüman halklara meşru hakları te’min etmek için mücadele eden mücahidlere hayat hakkı tanımayan kefereler! Travestilere fuhuş hakkını veren ve müslüman bacılarımızın başörtüsüne tahammülü olmayan zalimler!.. Bütün bunlara rağmen islami cemaatler siyasi mücadeleye, dil ile yapılan cihad çeşidine önem vermeli ve bunu elverdiĝi müddetçe devam ettirmelidirler. Karşı taraf ne kadar saldırgan olursa olsun tahriklere kapılmamalı, kana sebep olmamalı. Tahribata mahal vermemeli, davasını halkına, diğer müslüman halklara, birleşmiş milletlere götürmeli.

İnsani yollarla ellerini müslümanların yakasından ve halkların asimile ve katliamından çekmelerini istemeli. Bu uĝurda bütün yolları denemelidir. Buna rağmen islami cemaatlere hayat hakkını vermiyorlarsa, cemaate de kendisini savunmak düşer. Zalimler zülümlerinin neticesinden korkmuyorlarsa, mazlumların korkacağı bir şey olmaz ve olmamalı! Ya İslami bir düzen, şerefli bir hayat, ya da Allah yolunda şehadet!.

İslami cemaat hangi ırktan oluşmuşsa ilk etapta kendi halkı için mücadele etmesi gerektiĝine inanıyoruz. Mevcut birçok sözde islami cemaatlerin yaptıĝı gibi daha ilk adımda bütün ümmetin kurtarıcı rolüne girmemeli. Mevcut sınırlarla kurulan devletciklerde birçok halk elele verip mücadele ettiler ama ya sonrasi? Örneĝin birinci dünya savaşında kürdler araplar ve türklerle birlikte saldırgan devletlere karşı savaşmadılar mı? Örneĝin Çanakkale’de verilen savaşın kürdlere ve Kürdistan halkına ne verdiği hepimizin malumudur.

Kürdistan’ı bırakıp Filistin’de, Çeçenistan’da, Afganistan’da savaşan kürd mücahidlerini anlamamız mümkün değildir. Elbetteki oradaki mazlumları da desteklemek görevimizdir ama, orada cihad edip Kürdistan’ı unutmanın mantığı olamaz. Ayrıca bizim onları anladığımız kadar onlar bizi anlıyorlar mı? Anlayamazlar! Filistin için biz kürd müslümanları göz yaşı dökerken, onlar Kerkük’te, Musul’da, Afrin’de zorla ellerinden alınan kürd topraklarına yerleştirilirken vicdanları hiç sızladı mı? Çeçenistan’da savaşıp şehid olan veya gazi kalan birçok kürd mücahidleri varken, onlar kürd halkının haklı davası için bırakın bizi desteklemeyi Kurdistan’daki bütün çeçenler korucu olup kürd köylerinde terör estirdiler. Kişi ilk etapta en yakınından başlayarak kendi halkına hizmet etmekle mukelleftir.

Her Peygamberin ilk olarak kendi kavmini islah ve korumaya başladığı gibi, islami bir türk cemaatı türk yurdu için, bir arap cemaatı yine kendi yurdu için, bir kürd islami cemaatı da ilk evvela Kurdistan halkı için mücadeleyi esas almalıdır. Yine Peygamberlerin üslubu olarak evvela tebliğ, dille cihaddan sonra yeri geldiğinde de, elle cihadı da kaçınılmaz kabul etmelidir. Bunun da bir farz olduğundan şüphemiz olmadığı gibi, inkar edenlerin veya karşı çıkanların imanından da şüphe ederiz. Zira bu yol peygamberlerin son çare olarak başvurduğu yol olduğu gibi, hedefe götüren tek yol da bu olmuştur. Bu bir ilahi emirdir aynı zamanda. Yoksa “Biz burada oturuyoruz sen ve Rabbin gidin onlarla savaşın” mı diyeceğiz.

Hoşunuza gitmediği halde savaş (cihad) farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir siz bilmezsiniz. (Bakara /216) (Savaş insanların severek, zevk alarak yaptıkları bir şey değildir. Fıtratı ve ruh sağlığı bozulmamış kimseler öldürmek, yakıp yıkmak, acılar vermekten zevk almaz, bunlardan hoşlanmaz. Ancak vücudu kurtarmak için kangren olmuş elin kesilmesi, içeride kalmış çocuğu kurtarmak için kapının kırılması nasıl zaruri ise, savaş da toplumların hayatında böyle zaruret haline gelebilir. Din ve vicdan hürriyetini sağlamanın, zülmü ve fitneyi önlemenin, tecavüzlere son vermenin yolu savaştan geçebilir. İşte bu durumlarda savaşmak şüphesiz insanlık için daha hayırlı ve daha şerefli bir davranıştır. Cihad ise hiçbir zaman bir saldırı değildir.) .......Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar. (Bakara/217)

Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. Deki „Eğer babalarınız, oğullarınız, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez. (Tevbe 23-24)

İslâm Dini, bütün şekil ve özellikleriyle bir hayat sistemidir; bütün esas ve özellikleri birbiriyle dengeli ve bağlantılı bir biçimde içine alan ve hiçbirini ihmal etmeyen bir hayat sistemi olması itibariyle, insan hayatını realite plânında bütün yönleri ve konumlarıyla kavrayan bir sistem! Varlık tabiatını açıklayan, insanın bu varlıktaki yerini belirleyen ve aynı zamanda varoluş gayesini bütün ana hatlarıyla ortaya koyan bir sistem!

Öyleyse bu Din, insan hayatı gerçeğinden kopuk, insan hayatının kucakladığı tüm alanlardan uzak yalnızca vicdanî bir inanç dini olmadığı gibi, dünya hayatından el-etek çekip yalnızca bir ibadetler toplamı da değildir. Ayrıca bu Din’i, sadece insanlara cenneti kazanmaya götüren bir ahiret yolu olarak algılamamak gerekir. Kaldı ki insan hayatı gerçeğinden kopuk yalnızca vicdanî bir inançtan ibaret ilahî bir din düşünülemez!

Bu itibarla; insanlık hayatının değişik konum ve yanlarını düzenleyen, insanın her konudaki gerçek ihtiyaçlarına cevap veren, însani gelişimin ve aktivitenin bütün yönlerini kontrol altına alan ve böylesi esasları içeren bu İlahi Sistemi iyi anlayan bir takım taĝuti zihniyetler, asırlarca bu Sistemi vicdani inanç ve dini ibadetler çerçevesinde hapsetmeye, onun yaşanan hayata müdahalesini engellemeye; tabiatı, hakikati ve işlevi gereği insan hayatına ilişkin tüm pratik gelişmeleri gerçek anlamda kontrol altında tutmasını önlemeye yönelik zorbaca girişimlerde bulundular-bulunuyorlar. Öyleki bir takım sofu takımı bu dini sadece günde bir kaç defa misvak kullanmak, namaz kılmak ve oruç tutmaktan ibaret sandılar.

İslam Sistemi, kefere düzenlerinin bekçileri olan bazı sözde dini kurum ve kuruluşlarla ruhbanlık dini haline getirilmeye çalışılıyor! Oysaki İslam bu değildir. Yeryüzünün en mükemmel sistemi olan İslam’ı, İslam topraklarında yeniden hakim kılmak için cihadın bütün esaslarını alarak cihad etmeyi bir vecibe olduğuna inanıyoruz. „Kalb ile, dil ile ve el ile“ yapılması gereken cihad. Bunun zamanını çok iyi ayarlamak gerekir. Mekke dönemi deyip asılarca müslümanları uyutan ve kefere düzenleriyle entegre etmeye çalışanları iyi tanımak lazım. Cihad bir farzı-ayndır, bunu herkes bilmeli. Her halukarda mümin cihad ile mükelleftir. Dereceler arasındaki mesafe ne kadar kısa olursa hedefe varmak açısından daha isabetli olur. Şartlar ne olursa olsun müslümanın cihaddan geri kalması düşünülemez. Bugünkü şartlarda evinde sessiz sedasız oturmak, cihad bayraĝını yükselten mücahidlere destek vermemek, kanaatimce Peygamberimizin yedi büyük günahtan saydıĝı „Harpten kaçmak“tır. Halkın içine girdiĝiniz zaman birileri çıkıp şöyle der „„hele siz biraz çalışın biz de size katılacağız,“ „Neler yaptınız? Mücadeleniz nasıl gidiyor?“ diyorlar. Sanki kendileri müslüman deĝil, sanki bu mücadele sadece sizin görevinizmiş gibi...

Ne kadar saf oldukları ortadadır. Kimisi de dünya metaına, ticaretine dalmış Allah yolunda cihadı terketmişlerdir. Musa (a.s) kavminin dediĝi gibi; „Orada zorba bir kavim var, sen ve Rabbin gidin onlarla savaşın, onları oradan çıkarın sonra biz geliriz, yerleşiriz“ de diyemiyorlar. Uzun zaman yaşayacakları ruhsatını kimden aldılar? Allah yolunda savaşmaktan gevşemek, aynı zamanda tuĝuti güçlere destek vermek değilmidir?

(Ey iman edenler) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Tevbe-41)

Geçerli bir özrü olmayanların evinde oturması ve İslam-küfür savaşına seyirci kalması kadar acıklı bir hal yoktur, olmazda!...

Müminlerden –özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. (Nisa/95)

Bu aynı zamanda mümin olmanın bir alametidir. Bir başka tabirle „kişinin mümin olup olmadığını“ cihada olan bağlılığından da rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır.
İşte doğrular ancak onlardır. (Hucurat/15)

Bu Ayetler ışığında anlıyoruz ki kendisine “ben de müslümanlardanım” diyen herkesin İslami mücadelede destek sunmalarının bir vecibe olduğuna inanıyoruz.
Adem (a.s) dan Hz. Muhammed (a.s.) kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberler cihad yapmadan hedeflerine varmış değiller. Bu yolda onları kendimize rehber ve örnek alarak bütün engelleri aşmalı ve hedefe varmalıyız. Bunun bir başka yolu da yoktur. Sadece tekkelerde zikir yapmakla İslamı hakim kılmanın mümkün olmadığı açıkça görülmüştür. Bu yolları tekrar denemenin kimseye bir fayda sağlamayacaği aşikardır.

Elbetteki insanlara en güzel sözlerle gidip davayı anlatmak bir görevdir. Barışla, kardeşlik esasları içerisinde herşeyi halletmek en iyisi. Ve bunun için Peygamber metodu olan Mekke dönemi (ilk merhale) tebliğ yapılmalı. Bütün sabır ve metanetle herşeyin güzellikle halledilmesini taleb etmek gerek. Ama buna rağmen islami cemaatı imhaya, yoketmeye çalışanlara cevap vermeye de hakkının olduğunu bilmelidir müslüman. Sözde demokrasiyi İslam memleketlerinde hakim kılmak için her yolu kendilerine meşru kabul edenlere karşı elbetteki müslümanların kendilerini savunması kadar doğal bir hak olamaz. Yer, şekil ve zaman ise taktiki bir meseledir. Cenabi Allah hiç şüphesiz müminlerin velisidir.

25.08.2005
M.Nureddin Yekta

Güncel yazılar sayfasına dönebilirsiniz!