Malper/Anasayfa

M.Nureddin Yekta'nin sayfasina hoş geldiniz!..

 

Hayat ve Hatıralarım

 

Medrese ve ilkokul ile tanışma

Medreseye vardığım gün köye aşıcılar gelmiş, köylüye aşı yaptıkları gibi, camiye gelerek feqilere (talebe) de aşı yaptılar. O arada bana da aşı yaptılar, kolum davul gibi şişmişti. O zaman aşının ne olduğunu bile bilmiyordum. Aşı ilacının zamanının da geçip geçmediğini, bu aşının gerçekten bizi hastalıklardan korumak için, ya da bayat ilaçlarla bedenlerimizi zehirletmek için yaptıklarını da bilmem sözkonusu olamazdı.

Orada bir müddet kaldıktan sonra Seyda’dan (hocam) izin alarak köye gelmiştim. Yıl 1966, köyümüze daha yeni ilkokul yapılıyordu. Ağustos ayı idi hatırladığım kadarıyla. Varto depremi oldu. Köyümüzün bir çok evi hasar görmüş bazıları da yıkılmıştı. Yıkılan evlerden birisi de babamın Sıtkı ağabeyime vermek istediği bir daire idi. Bu daireyi babam, 15 yıl evvel devlet tarafından kürdleri asimile etmek için köyümüze yerleştirilen ve daha sonra köyden göçetmek zorunda kalan bir türk aileden satın almıştı. Devlet çoğunu Karadeniz'den getirip yerleştirdikleri türklere, köylünün elindeki araziyi alıp onlara dağıtmıştı. Onların göç meselesi şöyle olmuştu. Hatırladığım kadarıyla bir muhtarlık davasından köylü ikiye ayrılmış ve silahla kavga etmişlerdi. Köylünün biri yaralanmıştı. Köylüler birbirleriyle uğraşırken, köydeki türkler de, fırsattan istifade arada fesatlık yapıyorlardı. Köylü arasındakı kin ve nefret gittikçe artıyordu. Bir akrabamız vardı adı Mehyeddin idi ama biz kısaca ona Mehka derdik. Birgün mahalleli çocuk ve hanımları tembih ederek dediki; Biraz sonra Muş'tan türk İsmail gelecek ben ona saldıracağım ve seni keseceğim diyeceğim siz beni tutun bırakmayın. Bir-iki saat sonra köy otobüsü Muş'tan geldi. İsmail otobüsten inip evine doğru giderken, Mehka yolunu kesip bıçağını çıkardı ve İsmail'i yere yatırdı, "illada seni kesecğim ya da bu köyden topunuz gideceksiniz" dedi. Zavallı adam bağırdı, çağırdı. Sonra kadınlar Mehka'yı alıp uzaklaştırdılar. Ertesi gün köydeki bütün türkler bir toplantı yaparak dağıldır. Bir sonraki gün herkes otobüse binip gitti. Köylü bizi şikayete gidiyorlar diye düşünürken, komşu türklerden bir ses-seda yoktu. Bir hafta on gün sonra türkler kamyonlarla köye gelip göçlerini alıp gittiler. Bu şekilde evlerini de ucuza satarak köyden tamamen ayrıldılar.

Depremden sonra köye memurlar geliyor, köylüye yardımda bulunacaklarını söylüyorlardı. Devlet ne kadar gönderecekti kimse bilemezdi. Sonra ağır hasar gören evlere 2.500 (iki bin beş yüz) lira yardımda bulundular. Kim bilir belki de devlet daha fazla yardımda bulunmuştu ama, devlet memurları bir kısmını ceplerine indirmişlerdi. O zamanlar bunları bilemiyorduk tabi. Ama Adapazarı depreminde Yalova Valisi deprem yardımından birazını kendisine ayırınca, o zaman da bazıları ceplerini doldurmuş diye düşünüyor insan kendi kendine.

Eylül ayı gelince okul tamamlandı. Herkes çocuklarının ellerinden tutup okula götürüyor, öğretmen bir general gibi köylüye bağırıyor ve köylü de ses çıkaramıyordu. Köyümüze İstanbul’dan bir öğretmen gelmişti. Orta yaşlı biriydi. Köylüyü ve bizleri hiç sevmezdi. Bir çocuğun bir kelimeyle de olsa kürdçe konuşmasına tahammül etmezdi. Öğretmen miydi yoksa köylüye askerlik yaptırmak istiyen bir subay mıydı anlayamıyorduk.

Derste sürekli bize türk olduğumuzu, dağlarda yaşadığımız için türkçeyi iyi konuşamadığımızı, kürt kelimesinin de dedelerimizin dağda kar üzerinde yürürken ayak seslerinden çıkan kart-kurt kelimesinden soydaşlarımız! Türkler tarafından bize lakab olarak takıldığını anlatıyordu. Öğretmen bir büyüğümüzdü, babamızdı bir yerde, bize hiç yalan söylermiydi?… Öyle düşünüyor ve öyle inanıyorduk. Her sabah okulda “türküm, doğruyum, çalışkanım..” andını okutuyor biz de bir an önce damarlarımızda mevcut olan o asil kana layık olmak için gece gündüz esas dilimiz! Türkçeyi öğrenmeye çalışıyorduk. Doğrusu öğretmen ne diyorsa ona inanıyorduk.

Derken bir gün bir arkadaşımdan kalemtıraş istedim. Türkçe bilemediğim için de kürdçe konuşmuştuk. Öğretmen beni tahtaya çağırdı. Bana “eşek kürt” deyip bir tokat attı ve ben üç metre geri geri giderek yere düşmüştüm. O zaman kafamda bir soru beliriverdi. “Madem ki biz türküz ve kürdçe denilen o bozuk türkçe lehçesi de esasen türkçe idi, öğretmenimizin bu bozuk türkçe lehçesine neden tahammülü yoktu?“ Öğretmenin yalan söylediğine ve bizim de dostumuz olmadığına iyice inanmıştım. Bir an da kendisine duyduğum saygının yeri kin ve nefret almıştı. Artık hiçbir sözüne inanamıyordum. Bazen kendi kendime „biraz büyük olsaydım bu öğretmeni linç ederdim“ diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum.

Neyseki bir-iki ay sonra öğretmeni başka yere tayin ettiler, yerine bir başkasını gönderdiler ama artık o zalimin yüzünden hiç bir öğretmene güvenimiz kalmamıştı.

Onun yerine namazlı niyazlı bir öğretmen gelmişti köyümüze, müslümandı müslüman olmasına ama, laf kürdçeden açılınca bölücülük olduğunu, her kim ırkçılık yaparsa Peygamberimizin Ümmetinden olamayacağını anlatıyordu. Tabi bizimle olan konuşmalarında değil. Zaman zaman öğretmenin yanına gelen köy gençleriyle yaptığı sohbetlerden bunları dinliyorduk. Neydi ırkçılık biz bilemezdik tabi. Bir müslümanın da Peygamberimize iftira atacağını hiç mi hiç düşünmezdik. Öğretmen en iyisini bilirdi. Zaman zaman bize Hz. Ali’nin o meşhur "Kim bana bir harf ögretirse ben onun kölesi olurum" sözünü hatırlatmaktan geri kalmayan öğretmenimiz, her nedense bir türlü Kürdlerin de bir halk olduğunu ve onların da Peygamberimizin Ümmetinden olduğunu söyleyemiyordu. Yıllar sonra biz „Kürdlerin de bir halk olduğunu, Peygamberimizin Ümetinin bir parçası olduğunu ve hatta Ümmetin yetimleri durumunda bulunduklarının Mısırlı Yazar Fehmi Şinnavi’den ögreniyorduk.

Neydi ırkçılık?
Sevgili öğretmenimize göre „Kim ben kürdüm derse, ırkçı olur ve otomotikmen hem İslam'dan hem de Peygamberin Ümmetinden çıkıyormuş.“ Bazen düşünüyorduk, acaba bir türk, „ben türküm derse o da kürd gibi ırkçı olurmuydu? Dinden çıkıyormuydu? Olmazdı herhalde! Eğer böyle bir sözle bir türk dinden çıksaydı öğretmenimiz müslüman olamazdı. Oysaki adam hergün gözümüzün önünde namaz kılıyor, Kur’an okuyordu. Hatta bazen ikimiz beraber okuyorduk. Vardı bunun bir hikmeti ama neydi anlayamıyorduk. Acaba Cenab-i Allah da kürdlerin dinden çıkması için bir bahane mi arıyor diye düşünüyorduk ama haşa!...

Zaten öğretmenimiz de bize „herkesin Allah katında eşit olduğunu, kimsenin kimseden üstünlüğü olmadığını söylüyordu. Anlamıştık bu adaletsizlik Allah’tan değil, bazı barbar insanların diğerlerine reva gördüğüdür. Aradan üç ay geçti-geçmedi türkçemizi iyice kavramıştık. Okulumuza bir müfettiş gelmişti. Okulda öğrencilerden sorular sordu, belki de şanstı, ben hemen hemen soruların tümüne cevap veriyordum. Ertesi gün müfettişin nezaretinde öğretmenimiz koluma beyaz bir kolluk taktı. Yazısını okuyamamıştım. Çünkü beyaz bir bez parçasına S.B. yazılmıştı. Beni tahtaya çağırdı ve dediki;

"Sevgili çocuklar; sayın müfettişimiz Nureddin arkadaşınızı size sınıf başkanı seçmiştir. Çünkü o derslerine çok iyi çalışıyor hem de kısa zaman da türkçeyi öğrendi.”
Ben de sahiden türkçeyi iyice öğrendiğimi zannediyordum. Halbuki şimdi bakıyorum ki daha türkçe öğrenememişim.;)

Peki ya diğer arkadaşlar? Eeee o kadar olur. Onlar türkçeyi iyice öğrenmemekle vatana en büyük ihaneti yapmışlardı!.... Çünkü türkçeyi bilmiyenden hayır mı gelirmiş bu vatana!…

Dersim katliamında mahkeme heyeti bir genci sorguya çekiyorlar. Genç türkçeyi bilemeyince, heyetten biri “türkçe bilmiyenden bu vatana hayır mı gelir, idamına karar verilmiştir.” Der ve genci idam ederler. İşte böyle, madem ki devlettir doĝru söyler, doĝru yapar. Madem ki öğretmendir doğru söyler!… Buna şüphemiz belki de yoktur ama, “acaba devlet bozuk şiveyi konuşan kart-kurt türklerine neden üvey evlat muamelesini görüyor, bunu hala anlayamadık. Belki de onların bir bildiği var da bize söylemiyorlar. Bize düşen de gerçekleri bulmak için uğraşmak, yoksa daha çok sürünürüz.

* * * * *

Birinci sınıf bittikten sonra yazın yine ev işleri. Bana kuzu gütmek düşüyordu. Sabah kalkar rahmetlik annemin tandır ekmeği üzerine sürdüğü kaymağı da görünce, sessiz sedasız kuzu gütmeye giderdik. Akranlarımdan ilkokula gelemeyenler vardı. Haliyle türkçeyi de bilmiyorlardı. Biz onlara hava atıyorduk. Türkçeyi öğrenmesine öğrenmiştikte, şu çoban köpeklerine ve davara bir türlü türkçeyi öğretemiyorduk. Biz türkçe diliyle köpeği çağırdığımız zaman köpek kuyruğunu sallıyor, gözümüze bakıp duruyordu. Zeki adında bir arkadaşım vardı. O köpeğe kürtçe bir şey söyledimi köpek anlardı. Ama bizi anlamazdı. Nereden anlayabilirdi ki? Sanki türkçe okuma yazmayı mı öğrenmişti. Ne olacak cahil hayvan! der köpeğe kızardık. Halbuki köpek yıllarca kürd çobanlarından kürdçe bazı sözleri bellemiş, çoban söyleyinca anlıyordu. Kolay mı yıllarca öğrendiğini birden bire bırakıp türkçeyi öğrenmek!....

Aklıma Atatürk’le ilgili anlatılan bir fıkra geldi bu arada yazayım.

Atatürk bir gün dışarda arkadaşlarıyla içki aleminde imiş. O arada biraz yakınlarında bir eşek görmüşler. Atatürk eşeğe de içki verilmesini istemiş. Eşeğe içki sunmuşlar ama eşek içkiyi içmemiş. Arkadaşlarından biri “paşam bu eşek içki içmiyor acaba neden”? diye sorunca; Atatürk gülerek “eşek olduğu içindir herhalde” demiş. Arkadaşlarından biri “yok paşam, “ben bu eşekliğimle bile içkinin zararlı olduğunu biliyor ve içmiyorum ama siz..” deyince, Atatürk “yok canım eşektir bu kadar aklı ermez” demiş.

Acaba çoban köpeğinin türkçe anlayamamasının sebebini böyle bir fıkra ile anlatabilirmiyiz?…

Öğretmenimiz hemen hemen her derste köylülerin cahilliğinden bahseder, bizi onlarla mukayese eder ve bizi överdi. Biz de bundan gururlanırdık. Gerçi yaşlı köylülerimizin hemen hemen hepsi arapça (eski yazıyla) okumayı bilirlerdi. Ama ne kıymeti vardı ki?! Türkçe olmadıktan sonra!….

Biz de acaba bu köylüler arapçayı öğreneceklerine onun yerine türkçeyi öğrenselerdi daha iyi olmazmıydı diye düşünürdük. Nerden bilebilirdik ki eskiden yani Cumhuriyetten önce alfabenin arapça olduğunu ve Atatürk’ün harf devrimini yapmakla bir gecede Türkiye’de okuma yazma oranını sıfıra indirdiğini!….

Biz okulda öğrendiklerimizi evde de pratiğe koymaya çalışıyorduk. Mesela kürdçe konuştuğumuz zaman bildiğimiz türkçe kelimeleri kullanmaya çalışıyorduk.
Birgün babamla konuşurken babam: “Min ji bo dewara hinek zincîrên nû anîne em wan biguhêrin” deyince, ben “Bavo em van zincîrên teze degişkin” desek daha iyi olmazmı dedim. Babam benim yüzüme baktı baktı sonra;

“Oğlum benim konuştuğum kürdçedir. Senin konuştuğun ise yarı kürdçe yarı türkçedir. Okuma yazmayı öğren iyi, türkçeyi öğren o da iyi ama, bunlarla fazla birşey öğrendiğini sanma, daha öğreneceğin çok şey var!..” dedi.

Ben sustum, acaba daha ne öğrenecekmişim ki. Kürdçe denen öğretmenimizin tabiri ile o bozuk türkçe yerine asıl türkçeyi öğreniyorduk, öğretmenimiz ve devletimiz sayesinde.

Acaba gerçekten babamın dediği gibi öğreneceğim çok şey varmıydı? Yoksa babam türkçe bilmediği için beni böylece susturmak mı istiyordu?...

Derken bir gün babamdan bana eskilerden biraz bahsetmesini rica ettim. Babam dediki;

-Sen daha küçüksün söylüyeceklerim seni okuldan öğretmenden soğutabilir, onun için sana şimdilik fazla bir şey söylemiyeyim ancak şunları aklında tut:

“Biz eskiden beylikler halinde idare edilen bir devlet idik, adı Kurdistan’dı. Osmanlı döneminde Osmanlılarla birleştik. Ama yine herşeyimiz serbestti. O zamanlar devlet şeriat ile idare ediliyordu. (1) Ta ki Atatürk Cumhuriyeti kuruluncaya kadar. Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk ve arkadaşları kürdlere ihanet ettiler. Kürdçeyi yasakladılar, Kurdistan medreselerini kapattılar. Birçok kürd beyleri, alimleri buna karşı çıktı. Mesela Şeyh Said!... Şeyh Said, “biz Atatürkün getirdiği rejimi kabul etmiyoruz” dedi ve serhıldan başlattı. Kısa zamanda Kürdistan’ın birçok bölgesi kürdlerin hakimiyetine geçti. Ne yazık ki bazı kürd hainleri devletle anlaştılar, Şeyh Saidi destekleyecekleri yerde devleti desteklediler. Serhıldan bastırıldıktan sonra devlet kendisiyle işbirliği yapanları da teker teker öldürdü, bir kısmını da sürgüne gönderdi. Bizim aşiret de (Seyidî) o zaman devletle çarpışmıştı. Seydixanê Ûso dedikleri bizim akrabamızdı. Hatırlıyorum bir defasında jandarmalar bizim köye baskın düzenlediler. Onbaşı Mehmet dedikleri biri vardı aralarında, sanırım kürd idi çünkü kürdçe biliyordu. Bir gün köyümüze baskın yapıp bizim evin önünde kamçıyla bir kadını dövdüler. “Nerede Seydixan ve arkadaşları” diye köylüyü sıkıştırıyorlardı. Köylü ise devlete yardımcı olmak istemiyordu. İşkenceye dayanamayan o gelin “gelin size Seydixan’ı göstereyim dedi. Yüzbaşı ve onbaşıyı alarak köyün yukarısındaki tepenin başına çıktılar. İlerde ovada çadır kurmuş Seydixan ve yanındakilerini göstererek “işte size Seydixan ve arkadaşları. Seydixan ve arkadaşları sizin ana, avradlarınızı tek tek…. etsinler. Gücünüz bize mi yetiyor. De haydin gidin, çarpışın” dedi.

Yüzbaşı telsizle amirini aradı ve biz Xirbe köyüne geldik maalesef teröristler! (Seydixan ve arkadaşları) burdan kaçıp gitmişler, geri dönüyoruz dedi, sonra askerler Muşa döndüler.

Aradan bir kaç gün geçti, yine birkaç cemse askerle köyümüz basıldı. Seydixan’a yardımcı olduğumuz, hatta bazen onlarla beraber devlete karşı çatıştığımız iddia edildi ve köyden ben de içinde olmak üzere 45 (kırkbeş) kişinin ellerini zincirlerle bağladılar. Bir pismam’ımız vardı adı Feyat idi. Tam onların kapısına gelmiştik ki hanımı (adı Momê, saf bir kadın idi) bağırdı. “Feyat Feyat eğer seni Muş'a götürürler de, öldürmeyip tekrar köye dönecek olursan, bize bir tane koda dar (aĝaçtan büyük legen) getir onda hamur yoğuracağım” dedi. Biz ölüme götürülüyorduk, buna rağmen Momê’nin bu sözlerine gülmüştük. Hatta pisman Feyat Momê’ye döndü; “ Erê Momê hukûmet min divê bindestî gund dikuje, tu ber mirina min nakevî ber koda dar dikevî?” (Hükumet bizi köyün altındaki derede öldürecek sen beni değil hala legeni düşünüyorsun) diye cevap verdi. Köyün altında bir derede (newala Şeqtirê) yine ellerimiz bağlı, bir yüzbaşı ve bir bölük asker başımızda, bekletiliyoruz. Yüzbaşı volta atıyor bize küfrediyor ve şimdi 2. emir gelir ben hepinizin ana…. Hepinizi öldüreceğim diye küfrediyor ve bizi tehdit ediyordu.

Biraz sonra siyah bir ata binmiş bir asker dörtnala koşturuyor bize doğru geliyordu. Yüzbaşı sevinmişti. Biz ise artık ölüm vaktinin geldiğine inanmıştık. Biz köylüler kendi aramızda birbirimizle helallaştık, “nasıl olsa birgün öleceğiz ha böyle ha şöyle ne farkeder, bizi şimdi öldürecekler kimse kendisini küçük düşürmesin” diyorduk birbirimize. Asker iyice yaklaştı. Yüzbaşı askerlere “hazırolun, nişan alın” diye emir verdi. Anlaşılan onun da sabrı taşmıştı beklemekten!.. Biz kelimeyi şehadet getirdik. Ateş etmelerini bekliyoruz. Asker yüzbaşıya yakın indi. Geldi yüzbaşıya bir selam verdikten sonra ona bir kağıt uzattı. Yüzbaşı kağıda baktıktan sonra sinirlendi, kağıdı yere attı ve çiğnedi. Biz anlamıştık yüzbaşının arzusu yerine getirilmemiş ve biz katliamdan kurtulmuştuk. Sonra bize döndü yüzbaşı ve dediki

“Ulan sizin….. hepinizi gebertecektim ama şansınız varmış 2. emirde ölümünüz kaldırılmış, bu sefer de elimden kurtuldunuz, bir dahaki sefere Allah da sizi kurtaramaz! dedi.

Sonra ellerimizi açtılar dipçiklerle hepimizi iyice dövdükten sonra serbest bıraktılar. Sonra köye döndük köylü mezarda mezarlarımızı kazıp hazırlamaya çalışıyorlardı, hatta büyük kazanlarda sularımız ısıtılıyordu.

Hatta babam gülerek “Momê ma bê koda dar – Momê’de legensiz kaldı” dedi. Ben de gülmüştüm. Merak edip sordum:

-Baba, öğretmenimiz “memleketimizde demokrasi var kimseye zülmedilemez” diyor. Sizi mahkemeye çıkarmadan bir yüzbaşı nasıl öldürebilirdi?

Babam güldü ve “daha kötüleri var ama galiba sen buna inanmadın öbürlerine nasıl inanacaksın” dedi. Ben “daha kötüsü de mi var” deyince “var ya”! Dedi. “Ama sen daha küçüksün bunları anlayacak durumda değilsin. Günü gelince kendin öğrenirsin”. Israr ettim bana bir hikaye daha anlat diye. Babam güldü „oğlum bunlar hikaye değil, gerçek olaylar. Mesela Zilan deresinde sadece bir gün devlet 15.000 kürdü öldürdü“. Bunlar bana inandırıcı gelmiyordu. Yıllar sonra Necip Fazıl'ın Son Devrin Din Mazlumları adlı eserini okuyup, 48 saat içinde 50.000 (ellibin) insanın öldürüldüğünü öğrenince, babamın ne kadar haklı olduğunu anlamıştım.

İnanmak istemiyordum. Herhalde babam birilerden duymuş bunları. Yoksa öğretmenimizin o kadar medhettiği demokratik devletin bunları yapması imkansızdı. Kim bilir belki de bir kaç dipçik yediği için askerden olan nefretini böylece dile getiriyordu babam, diye düşündüm. Ayrılırken babam „sakın sana anlattıklarımı öğretmene anlatma“ dedi. Neden diye sorunca „onlar devletin adamıdırlar“ dedi, Ne demek istediğini tam anlamamakla beraber „tabiiki devletin memurudur, yani devlet adamıdır diyor herhalde babam“ diye düşündüm. Nerden bilebilirdim ki birçok öğretmenin bile istihbaratçı, ajan ve kontrgerilla olduğunu!?...

Böylece iki yıl daha geçti ve ben ilkokul 4. sınıf diplomasını aldıktan sonra babam beni bir medreseye götürdü. „Sana sadece mektep ilmi lazım değil, biraz da kürdçe diliyle medrese ilmini oku ki gerçekleri daha iyi anlayasın“!.... dedi gülerek.

Aradan yıllar geçti babamın sözlerine tam inanmamakla beraber onları unutmamıştım da. Derken birgün demokrasiyi ve demokratik cumhuriyeti daha iyi anlayacaktık. Sadece (ki benim arzu ve irademin dışında) iki üç defa -devlete göre yasadışı- bir kürd örgütünün elemanlarının yanıma gelmelerini suç sayarak bana 12,5 (oniki yıl 6 ay) ceza veren devletin ne kadar demokratik olduğunu iyice öğrenmiştim. Ne yazık ki babam yok artık, ondan öğreneceğim çok daha şey var bunları bugün daha iyi anlıyorum. Belki de bana anlatacaklarını ben kitaplardan okumuşum ama onun bizzat yaşadıkları ve bir çok katliama şahid olması bana olayların mahiyetini daha geniş bir şekilde ifade edebilirdi.
-------------- --------------------
1) Babam, Osmanlı Devleti’nin az da olsa şeriat ile idare edildiĝine inanıyordu.
30.03.2007

M. Nureddin Yekta’nın hatıralarından

 
 

Malper/Anasayfa